Ben her titreşimde aşık olurum
SMS olurum, çağrı olurum
Saklanır gelen kutusunda yediğim herzeler
Dolar mesaj hafızam eskileri silmek zorunda kalırım
Eklenen yeni msn kişisinde yine aşk var
gelen sımayllar yine manalı
başladı cevapsız aramalar
ama kalmadı hiç kontörüm
ekilen salaklar gibiyim
ama gene bir feyke tutulurum
bitmez bendeki aptallıklar
kendime yeni msn hesabı alırım
09 Ağustos 2008 Cumartesi
26 Haziran 2008 Perşembe
Dans, dans, dans...
Sıcaklarda insan terler, terleyince kokar, yapış yapış olur, nefesi daralır... Ama bunların hiçbirinin dansla ilgisi yoktur. Dans müzik eşliğinde yapılan anlamsız hareketler bütünüdür. En azından Aristo yaşasaydı böyle tarif ederdi. Oysa sıcaklarda geçen bütün filmlerde dans vardır. Niye? Dans serinletici birşey midir? Yönetmen burada ne demek istiyor? Yönetmenler sürekli birşey demek isteyen insanlar mıdır? Madem birşey demek istiyorlar niye gidip film çekiyorlar, açık açık söylesinler biz de ulan bu hedif acaba ne demek istedi diye kafa patlatmayalım. Vazgeçtim hadi patlatalım:
Yazın herkes terli ve kokuludur. Bu yüzden bunu bastırmak için çeşitli yöntemler bulurlar. Bunlardan biri deodaranttır. Ama deodarntın etkisi geçicidir ve tekrar kokmaya başlarsınız. Bu durumda yapılacak en iyi şey dikkati başka şeylere vererek kokuyu hissetmektir. Eminim psikolojide buna bişey deniyodur ama banane. İşte dikkati başka şeylere vermek için kullanılan yöntemlerden biri dansttır. Yoksa niye sıcakta dans edesin suya gir, klimanın altına gir, serin bir yere git, yaylaya git. Yap birşeyler ama niye herkesin sıcaktan kavrulduğu filmlerde herkes manyak gibi dans ediyor. Bir de bana saçmalıyorsun diyorlar. Sensin saçma...
Yazın herkes terli ve kokuludur. Bu yüzden bunu bastırmak için çeşitli yöntemler bulurlar. Bunlardan biri deodaranttır. Ama deodarntın etkisi geçicidir ve tekrar kokmaya başlarsınız. Bu durumda yapılacak en iyi şey dikkati başka şeylere vererek kokuyu hissetmektir. Eminim psikolojide buna bişey deniyodur ama banane. İşte dikkati başka şeylere vermek için kullanılan yöntemlerden biri dansttır. Yoksa niye sıcakta dans edesin suya gir, klimanın altına gir, serin bir yere git, yaylaya git. Yap birşeyler ama niye herkesin sıcaktan kavrulduğu filmlerde herkes manyak gibi dans ediyor. Bir de bana saçmalıyorsun diyorlar. Sensin saçma...
22 Haziran 2008 Pazar
Kutum hakkında çok şey hissediyorum. Ayrıca selam söyleyebilir miyim?
Demek sonunda benim kutumu açtırmaya karar verdin, isabet ettin. Zaten sen en sevdiğim yarışmacı, Acun bey en sevdiğim yarışma sunucusu, bu yarışma en sevdiğim yarışma ve bu kutu da en sevdiğim yarışma kutusudur.
**
Kutum hakkında neler mi hissediyorum? Öncelikle az önce söylediğim gibi onu seviyorum. Zaten bu yarışmaya katıldığım andan itibaren sevgi konusunda sınır tanımıyorum. Elime papatya alsam tüm yapraklarını seviyor diye sayıyorum. Sadece buradaki yarışmacıları, konukları değil, herkesi çok seviyorum. Sevgi konusunu o kadar abartıyorum ki, Başbakan’ı da Baykal’ı da; Kerinçsiz’i de Orhan Pamuk’u da, Olli Rehn’i de Yargıtay Başkanlar Kurulu’nu da seviyorum. Danıştay’ı sevdiğim kadar, Lajendik’i de, Perinçek’i sevdiğim kadar Kopenhag kriterlerini de, Anayasa Mahkemesi’ni sevdiğim gibi Avrupa Komisyonunu da seviyorum. Ankara kriterleri ile Venedik kriterleri arasında sevgi konusunda bir fark görmüyorum.
Sadece sevmek mi, buraya geldiğim andan itibaren bendeki değişiklik? Büyük hissetmek konusunda da çok değiştim. Doğalgaz, elektrik ve su faturalarımı, kredi kartı ekstrelerimi hep büyük hissediyorum. Ve her defasında da tutturuyorum.
**
Kutum hakkında hissettiklerimi sordun. Seni çok sevdiğimi ve üzülmeni istemediğimi biliyorsun değil mi? Son zamanlarda o kadar duygusal oldum ki kimsenin üzülmesini istemiyorum. En iyisi Cuma 17’den sonra, borsalar kapanınca açayım kutuyu.
7 dakika reklam arasından sonra da açabilirim. Ya da sponsorumuz olan dondurmaları yiyelim sonra açalım.
Büyük hissediyorum, ama istersen 6’ya 5 de açarım. Olmadı büyük açmam, para cezası veririm.
**
Kutumu çok sevdiğim tefeci bir arkadaşım çekti, o yüzden büyük olabilir. Para parayı çeker diye ona çektirdim. Zira benim paramı da onun parası çekmişti vaktiyle. Şimdi de kazanacağım parayı çekecek. Yani ben buradan ya hiç para kazanamadan gideceğim ya da kazandığım tüm para tefeciye gidecek, sonuçta yine beş parasız kalacağım. Acun bey yeri gelmişken ağlayabilir miyim? Kendi yarışmamda zaman kaybetmek istemiyorum da…
**
Son iki gündür kırmızı açıyorum. Ondan önce bir sarı, üç mavi açtım. Bu yarışmaya başladıktan sonra hayatımda değişen bir şey daha vardı, şimdi aklıma geldi: İstatistik konusunda da çok değiştim. Mesela bizim evde şöyle diyaloglar geçiyor:
Bugün yemekte ne var? Bilmiyorum ama üç gündür makarna yiyoruz, bugün menemen diye hissediyorum.
Alt ve üst komşuda sebze yemeği olduğuna göre, bugün bizde et yemeği filan olmalı.
Yeni komşular hep ağır yemekler yapar.
Bugüne kadar hiç zor yemek yemedim, umarım bu kez basit bir yemek vardır.
Kapı numaraları 1. Küçük numaralardan hep büyük yemekler çıkar…
**
Çok konuştum biliyorum. Maksat yarışmadan sonraki dizi 12’den sonraya kalsın kimse izleyemesin.
Bak açıyorum ama..
Açıyorum, açıyorum, açtım.
Da da daaaaaaa.
500 bin.
**
Ayrıca buradan memleketteki akrabalarıma, askerdeki arkadaşlarıma, patronlarıma, mesai arkadaşlarıma, komşularıma selam göndermek istiyorum…
**
Kutum hakkında neler mi hissediyorum? Öncelikle az önce söylediğim gibi onu seviyorum. Zaten bu yarışmaya katıldığım andan itibaren sevgi konusunda sınır tanımıyorum. Elime papatya alsam tüm yapraklarını seviyor diye sayıyorum. Sadece buradaki yarışmacıları, konukları değil, herkesi çok seviyorum. Sevgi konusunu o kadar abartıyorum ki, Başbakan’ı da Baykal’ı da; Kerinçsiz’i de Orhan Pamuk’u da, Olli Rehn’i de Yargıtay Başkanlar Kurulu’nu da seviyorum. Danıştay’ı sevdiğim kadar, Lajendik’i de, Perinçek’i sevdiğim kadar Kopenhag kriterlerini de, Anayasa Mahkemesi’ni sevdiğim gibi Avrupa Komisyonunu da seviyorum. Ankara kriterleri ile Venedik kriterleri arasında sevgi konusunda bir fark görmüyorum.
Sadece sevmek mi, buraya geldiğim andan itibaren bendeki değişiklik? Büyük hissetmek konusunda da çok değiştim. Doğalgaz, elektrik ve su faturalarımı, kredi kartı ekstrelerimi hep büyük hissediyorum. Ve her defasında da tutturuyorum.
**
Kutum hakkında hissettiklerimi sordun. Seni çok sevdiğimi ve üzülmeni istemediğimi biliyorsun değil mi? Son zamanlarda o kadar duygusal oldum ki kimsenin üzülmesini istemiyorum. En iyisi Cuma 17’den sonra, borsalar kapanınca açayım kutuyu.
7 dakika reklam arasından sonra da açabilirim. Ya da sponsorumuz olan dondurmaları yiyelim sonra açalım.
Büyük hissediyorum, ama istersen 6’ya 5 de açarım. Olmadı büyük açmam, para cezası veririm.
**
Kutumu çok sevdiğim tefeci bir arkadaşım çekti, o yüzden büyük olabilir. Para parayı çeker diye ona çektirdim. Zira benim paramı da onun parası çekmişti vaktiyle. Şimdi de kazanacağım parayı çekecek. Yani ben buradan ya hiç para kazanamadan gideceğim ya da kazandığım tüm para tefeciye gidecek, sonuçta yine beş parasız kalacağım. Acun bey yeri gelmişken ağlayabilir miyim? Kendi yarışmamda zaman kaybetmek istemiyorum da…
**
Son iki gündür kırmızı açıyorum. Ondan önce bir sarı, üç mavi açtım. Bu yarışmaya başladıktan sonra hayatımda değişen bir şey daha vardı, şimdi aklıma geldi: İstatistik konusunda da çok değiştim. Mesela bizim evde şöyle diyaloglar geçiyor:
Bugün yemekte ne var? Bilmiyorum ama üç gündür makarna yiyoruz, bugün menemen diye hissediyorum.
Alt ve üst komşuda sebze yemeği olduğuna göre, bugün bizde et yemeği filan olmalı.
Yeni komşular hep ağır yemekler yapar.
Bugüne kadar hiç zor yemek yemedim, umarım bu kez basit bir yemek vardır.
Kapı numaraları 1. Küçük numaralardan hep büyük yemekler çıkar…
**
Çok konuştum biliyorum. Maksat yarışmadan sonraki dizi 12’den sonraya kalsın kimse izleyemesin.
Bak açıyorum ama..
Açıyorum, açıyorum, açtım.
Da da daaaaaaa.
500 bin.
**
Ayrıca buradan memleketteki akrabalarıma, askerdeki arkadaşlarıma, patronlarıma, mesai arkadaşlarıma, komşularıma selam göndermek istiyorum…
05 Mayıs 2008 Pazartesi
Anneler günü özel
Servet düşmanı
Annem bir girişimci ve servet düşmanıydı ben küçükken.
Ne zaman oyuncak istesem, "Oyuncakçıları mı zengin edecen?", ne zaman çikolata istesem "çikolatacıları mı zengin edecen?" diye sorardı.
Aslında oyuncak ya da çikolata alınıp alınmaması değil, oyuncakçıların ve çikolatacıların zengin olup olmamasıydı asıl mesele.
Eğer onları zengin etmeden, mesela para vermeden bunları edinmek mümkün olsaydı, elbette oyuncak da alınırdı, çikolata da.
Eğer o yıllarda yaşayıp zengin olamamış oyuncakçılar ve çikolatacılar varsa tek sebebi annemdir.
Kör müsün?
Annem için gözleri gören bir insanın hiçbir şey için mazareti olamaz.
Düştün mü mesela, "Kör müsün, düşmeyeydin", birşeyini mi kaybettin, "Kör müsün, kaybetmeyeydin", yağmurda ıslandın mı, "Kör müsün, ıslanmayaydın" gibi cümlelerle çıkardı karşımıza ve tabi bütün bunlar karşısında bizim söyleyecek hiçbir sözümüz olamazdı.
Zira kör değildik, mazaretimiz de yoktu.
Annem ikna uzmanıdır
Annem çok ikna edici bir insandır. Onun karşısında her hangi bir konuda farklı iddia ortaya atmak mümkün değildir, tezinizi aniden çürütür.
Mesela çıkın karşısına ve e=mc2 deyin. Annemin cevabı hazırdır: "Oğlum, e=mc2 de" (buradaki de bağlaç olan ve dolayısıyla ayrı yazılan de. Ama anlamına da gelir)
De'den sonra birşey söylemesini beklemeyin, zira bütün antitez bundan ibarettir. Hadi kolaysa bu antitezi çürütün de görelim.
Annem herşeyi bilir
Annem herşeyi ya bizzat biliyordur, ya bir yerde duymuştur ya da tahmin etmiştir. Annemin karşısına soğuk fizyon formülüyle çıksanız bile o şaşırmaz, "Ben zaten duyduydum" ya da "Biliyordum" der.
Annemin bu geniş bilgi birikiminin kaynağı henüz çözülebilmiş değildir.
Annem bir girişimci ve servet düşmanıydı ben küçükken.
Ne zaman oyuncak istesem, "Oyuncakçıları mı zengin edecen?", ne zaman çikolata istesem "çikolatacıları mı zengin edecen?" diye sorardı.
Aslında oyuncak ya da çikolata alınıp alınmaması değil, oyuncakçıların ve çikolatacıların zengin olup olmamasıydı asıl mesele.
Eğer onları zengin etmeden, mesela para vermeden bunları edinmek mümkün olsaydı, elbette oyuncak da alınırdı, çikolata da.
Eğer o yıllarda yaşayıp zengin olamamış oyuncakçılar ve çikolatacılar varsa tek sebebi annemdir.
Kör müsün?
Annem için gözleri gören bir insanın hiçbir şey için mazareti olamaz.
Düştün mü mesela, "Kör müsün, düşmeyeydin", birşeyini mi kaybettin, "Kör müsün, kaybetmeyeydin", yağmurda ıslandın mı, "Kör müsün, ıslanmayaydın" gibi cümlelerle çıkardı karşımıza ve tabi bütün bunlar karşısında bizim söyleyecek hiçbir sözümüz olamazdı.
Zira kör değildik, mazaretimiz de yoktu.
Annem ikna uzmanıdır
Annem çok ikna edici bir insandır. Onun karşısında her hangi bir konuda farklı iddia ortaya atmak mümkün değildir, tezinizi aniden çürütür.
Mesela çıkın karşısına ve e=mc2 deyin. Annemin cevabı hazırdır: "Oğlum, e=mc2 de" (buradaki de bağlaç olan ve dolayısıyla ayrı yazılan de. Ama anlamına da gelir)
De'den sonra birşey söylemesini beklemeyin, zira bütün antitez bundan ibarettir. Hadi kolaysa bu antitezi çürütün de görelim.
Annem herşeyi bilir
Annem herşeyi ya bizzat biliyordur, ya bir yerde duymuştur ya da tahmin etmiştir. Annemin karşısına soğuk fizyon formülüyle çıksanız bile o şaşırmaz, "Ben zaten duyduydum" ya da "Biliyordum" der.
Annemin bu geniş bilgi birikiminin kaynağı henüz çözülebilmiş değildir.
18 Nisan 2008 Cuma
Evlenme teklifi ve handikap
-Bunu sana nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum.
-Neyi?
-Zaten neyi olduğunu söylesem, bu konuşmayı yapmak zorunda kalmazdım.
-Sen bi konuşma mı yapmak zorundasın.
-Zorunda değilim, yapıyorum bile.
-Zorunda değilsen niye yapıyorsun.
-Çünkü bunu sana söylemek o kadar kolay değil.
-Neyi?
-Yine başa döndük.
-Neyin başına?
-Konuşmamızın.
-Başı burası mıydı?
-Evet sana bişey söylemeye çalışıyor, ama söyleyemiyordum.
-Ne söylemeye çalışıyordun?
-Zaten ne söyleyeceğimi söylesem, bu gereksiz konuşma geçmezdi aramızda.
-Aramızda bir konuşma mı geçti?
-Geçmedi mi?
-Bilmem sadece sordum.
-Bak nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum, ama bir an önce söyleyip kurtulmalıyım.
-Neyi?
-Neyi deyip durma.
-Bak o kadar da zor değilmiş.
-Ne zor değilmiş?
-Bana söyleyeceğin şeyi söylemek.
-Daha söylemedim ki.
-Neyi deyip durma dedin ya.
-O değildi ki.
-Neydi peki.
-Daha söylemedim ki.
-E söyle o zaman.
-Ama nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ki.
-E söyleme o zaman.
-Ama söylemek zorundayım.
-E söyle sen de.
-Ama bu benim için çok zor.
-O zaman sen bana söyle, ben söyleyim.
-Sana söylesem, niye bana söyleyeceksin ki?
-Muhtemelen anladığımdan emin olmak için.
-Niye anladığından emin olmak isteyesin ki?
-Çünkü senin için söylemesi zor birşey söyleyeceksin.
-Evet söyleyeceğim şey zor, ama anlaması değil, söylemesi zor.
-Söyleyeceğin şey nedir?
-Söyleyeceğim şey...
-Evet?
-Hayır söylemeyeceğim.
-Peki söyleme.
-Hiç mi merak etmiyorsun?
-Hayır.
-Ama çok önemli.
-Önemli olsa söylerdin.
-Önemli ama söylemesi güç.
-Madem güç, söyleme.
-Ama söylemeliyim.
-Duymak istemiyorum.
-Ama bunu benden duymanı isterim.
-Başkasından da duyulabilecek birşey mi?
-Evet, tabi.
-O zaman başkasından duymayı tercih ederim.
-Ama benden duymalısın.
-Neden?
-Çünkü ikimizi ilgilendiriyor.
-Madem ikimizi ilgilendiriyor, niye herkes biliyor.
-Henüz bilmiyorlar. Yani THY dışında.
-Beni THY ile mi aldatıyorsun?
-Niye aklına ilk bu geliyor?
-Ne geliyor?
-Aldatmak.
-Sen dedin.
-Ben sana, seni THY ile aldatıyorum mu dedim?
-Demeye getirdin.
-Hayır getirmedim.
-Peki nedir benim bilmediğim, ama THY'nin bildiği ve yakında herkesin bileceği şey.
-Herkes denemez, ailem ve arkadaşlarım.
-THY ile mi evleniyorsun?
-Nerden çıktı evlenmek?
-Uzun süredir düşünüyordum ama bir türlü söyleyememiştim.
-Evlenmeyi mi düşünüyordun?
-Neden düşünmeyim ki? Evlenmeye mani bir durumum yok.
-Demek bana evlenme teklif ediyorsun?
-Gerek var mı?
-Ne demek gerek var mı?
-Teklif etmeden evlensek olmaz mı?
-Hayır.
-Nikahımıza THY da gelecek mi?
-Ne alakası var?
-Madem alakası yok niye nikahımıza geliyor?
-THY niye nikahımıza gelsin?
-Çünkü benim bilmediğim birşeyi bilecek kadar sana yakın.
-Bana yakın filan değil.
-Kim bu THY? Ben tanıyor muyum?
-Evet, dalga mı geçiyorsun?
-Geçmeli miyim?
-Geçmemelisin.
-Geçerken uğrayabilir miyim?
-Uğrayamazsın.
-Hiç mi özgürlüğüm yok benim.
-Ne özgürlüğü? Neden bahsediyorsun sen?
-Ne biliyim, mesela seyahat özgürlüğü.
-İşte THY bunu sağlıyor.
-THY olmasa seyahat edemez miyiz?
-Ederiz, başka hava yolu şirketleri de var tabi.
-Seyahat özgürlüğümüzü sağlama konusunda bile yetersizse niye benim bilmediğim birşeyini biliyor.
-Çünkü uçak biletimi ordan almıştım.
-Ne uçağı?
-Sidney uçağı.
-Düğünümüz Sidney'de mi olacak?
-Neden olmasın?
-Neden olsun?
-Sen teklif ettin ben de kabul ettim.
-Neyi teklif ettim, kabul ettin?
-Sidney'de evlenmemizi.
-Ben kabul etmiyorum.
-Sen teklif eden taraftasın.
-Ben tarafsızım.
-Hayır değilsin. Sen teklif edersin, ben kabul ederim.
-O zaman teklif ediyorum.
-Ben de kabul ediyorum.
-Daha teklifimi duymadın ki.
-Teklifin Sidney'de evlenmek değil mi?
-O teklif değil, emrivakiydi.
-Değildi ama teklifini de duymak istiyorum.
-Ben önce Sidney'e gitme sebebini duymak istiyorum.
-Evlenmek için.
-Kiminle?
-Seninle.
-Ama ben yeni teklif edilmiş sayıldım.
-Ben konuşmanın buraya varacağını öngörmüştüm.
-Hepsi senin planının bir parçası mıydı?
-Tabi ki.
-Vay be.
-Peki teklifin nedir?
-Uçak ne zaman?
-Bu bir teklif değil.
-Teklifim İstanbul'da evlenmek.
-Bilmem ki.
-Ya İstanbul, ya asla.
-Neyse tamam öyle olsun.
-Kabul mu etmiş oldun yani.
-Evet.
-Bu işi yüzüksüz halledebildim.
-Sana evlenme teklif ettirebildim.
-Ama İstanbul'da.
-Zaten İstanbul'da evlenecektik.
-Ya Sidney?
-Onu uydurdum.
-Bana evlenme teklif ettirmek için bu kadar uğraşmana gerek yoktu.
-Kaç yıldır etmiyorsun ama.
-Çünkü yüzük almam gerekecekti.
-Yani?
-Yani yüzük almadan evlenme teklif ettirme fırsatı verdin bana.
-Hepsi bir planın parçası mıydı?
-Evet.
-Ama konuşmayı ben başlattım.
-İşte orası tam bir handikap.
-Neyi?
-Zaten neyi olduğunu söylesem, bu konuşmayı yapmak zorunda kalmazdım.
-Sen bi konuşma mı yapmak zorundasın.
-Zorunda değilim, yapıyorum bile.
-Zorunda değilsen niye yapıyorsun.
-Çünkü bunu sana söylemek o kadar kolay değil.
-Neyi?
-Yine başa döndük.
-Neyin başına?
-Konuşmamızın.
-Başı burası mıydı?
-Evet sana bişey söylemeye çalışıyor, ama söyleyemiyordum.
-Ne söylemeye çalışıyordun?
-Zaten ne söyleyeceğimi söylesem, bu gereksiz konuşma geçmezdi aramızda.
-Aramızda bir konuşma mı geçti?
-Geçmedi mi?
-Bilmem sadece sordum.
-Bak nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum, ama bir an önce söyleyip kurtulmalıyım.
-Neyi?
-Neyi deyip durma.
-Bak o kadar da zor değilmiş.
-Ne zor değilmiş?
-Bana söyleyeceğin şeyi söylemek.
-Daha söylemedim ki.
-Neyi deyip durma dedin ya.
-O değildi ki.
-Neydi peki.
-Daha söylemedim ki.
-E söyle o zaman.
-Ama nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ki.
-E söyleme o zaman.
-Ama söylemek zorundayım.
-E söyle sen de.
-Ama bu benim için çok zor.
-O zaman sen bana söyle, ben söyleyim.
-Sana söylesem, niye bana söyleyeceksin ki?
-Muhtemelen anladığımdan emin olmak için.
-Niye anladığından emin olmak isteyesin ki?
-Çünkü senin için söylemesi zor birşey söyleyeceksin.
-Evet söyleyeceğim şey zor, ama anlaması değil, söylemesi zor.
-Söyleyeceğin şey nedir?
-Söyleyeceğim şey...
-Evet?
-Hayır söylemeyeceğim.
-Peki söyleme.
-Hiç mi merak etmiyorsun?
-Hayır.
-Ama çok önemli.
-Önemli olsa söylerdin.
-Önemli ama söylemesi güç.
-Madem güç, söyleme.
-Ama söylemeliyim.
-Duymak istemiyorum.
-Ama bunu benden duymanı isterim.
-Başkasından da duyulabilecek birşey mi?
-Evet, tabi.
-O zaman başkasından duymayı tercih ederim.
-Ama benden duymalısın.
-Neden?
-Çünkü ikimizi ilgilendiriyor.
-Madem ikimizi ilgilendiriyor, niye herkes biliyor.
-Henüz bilmiyorlar. Yani THY dışında.
-Beni THY ile mi aldatıyorsun?
-Niye aklına ilk bu geliyor?
-Ne geliyor?
-Aldatmak.
-Sen dedin.
-Ben sana, seni THY ile aldatıyorum mu dedim?
-Demeye getirdin.
-Hayır getirmedim.
-Peki nedir benim bilmediğim, ama THY'nin bildiği ve yakında herkesin bileceği şey.
-Herkes denemez, ailem ve arkadaşlarım.
-THY ile mi evleniyorsun?
-Nerden çıktı evlenmek?
-Uzun süredir düşünüyordum ama bir türlü söyleyememiştim.
-Evlenmeyi mi düşünüyordun?
-Neden düşünmeyim ki? Evlenmeye mani bir durumum yok.
-Demek bana evlenme teklif ediyorsun?
-Gerek var mı?
-Ne demek gerek var mı?
-Teklif etmeden evlensek olmaz mı?
-Hayır.
-Nikahımıza THY da gelecek mi?
-Ne alakası var?
-Madem alakası yok niye nikahımıza geliyor?
-THY niye nikahımıza gelsin?
-Çünkü benim bilmediğim birşeyi bilecek kadar sana yakın.
-Bana yakın filan değil.
-Kim bu THY? Ben tanıyor muyum?
-Evet, dalga mı geçiyorsun?
-Geçmeli miyim?
-Geçmemelisin.
-Geçerken uğrayabilir miyim?
-Uğrayamazsın.
-Hiç mi özgürlüğüm yok benim.
-Ne özgürlüğü? Neden bahsediyorsun sen?
-Ne biliyim, mesela seyahat özgürlüğü.
-İşte THY bunu sağlıyor.
-THY olmasa seyahat edemez miyiz?
-Ederiz, başka hava yolu şirketleri de var tabi.
-Seyahat özgürlüğümüzü sağlama konusunda bile yetersizse niye benim bilmediğim birşeyini biliyor.
-Çünkü uçak biletimi ordan almıştım.
-Ne uçağı?
-Sidney uçağı.
-Düğünümüz Sidney'de mi olacak?
-Neden olmasın?
-Neden olsun?
-Sen teklif ettin ben de kabul ettim.
-Neyi teklif ettim, kabul ettin?
-Sidney'de evlenmemizi.
-Ben kabul etmiyorum.
-Sen teklif eden taraftasın.
-Ben tarafsızım.
-Hayır değilsin. Sen teklif edersin, ben kabul ederim.
-O zaman teklif ediyorum.
-Ben de kabul ediyorum.
-Daha teklifimi duymadın ki.
-Teklifin Sidney'de evlenmek değil mi?
-O teklif değil, emrivakiydi.
-Değildi ama teklifini de duymak istiyorum.
-Ben önce Sidney'e gitme sebebini duymak istiyorum.
-Evlenmek için.
-Kiminle?
-Seninle.
-Ama ben yeni teklif edilmiş sayıldım.
-Ben konuşmanın buraya varacağını öngörmüştüm.
-Hepsi senin planının bir parçası mıydı?
-Tabi ki.
-Vay be.
-Peki teklifin nedir?
-Uçak ne zaman?
-Bu bir teklif değil.
-Teklifim İstanbul'da evlenmek.
-Bilmem ki.
-Ya İstanbul, ya asla.
-Neyse tamam öyle olsun.
-Kabul mu etmiş oldun yani.
-Evet.
-Bu işi yüzüksüz halledebildim.
-Sana evlenme teklif ettirebildim.
-Ama İstanbul'da.
-Zaten İstanbul'da evlenecektik.
-Ya Sidney?
-Onu uydurdum.
-Bana evlenme teklif ettirmek için bu kadar uğraşmana gerek yoktu.
-Kaç yıldır etmiyorsun ama.
-Çünkü yüzük almam gerekecekti.
-Yani?
-Yani yüzük almadan evlenme teklif ettirme fırsatı verdin bana.
-Hepsi bir planın parçası mıydı?
-Evet.
-Ama konuşmayı ben başlattım.
-İşte orası tam bir handikap.
17 Nisan 2008 Perşembe
Diş fırçalama sendromu
Karar verdim, bugün dişlerimi kesin fırçalayacağım.
Evet, belki ağzıma birşey atıp hemen lavaboya koşmayacağım.
Evet günde üç kez de fırçalamayacağım.
Belki bunu alışkanlık haline de getirmeyeceğim.
Ama bir kez olsun, aylardır çekmecemde bekleyen diş fırçasıyla macununu kullanacağım.
Belki çok nizami fırçalamayacağım dişlerimi. Ne bileyim, iki dakika bile sürmeyecek. Aşağı yukarı mıydı, dairesel hareketler miydi onu yapmayacağım.
Ama bu da bir başlangıçtır.
Kimbilir belki severim diş fırçalamayı.
Belki diş fırçası dişlerime dokunduğu an, hayatın anlamını bulduğum an olur benim için.
Macun, fırça ve dişlerim çok iyi anlaşacaklar belki. Çok iyi üç dost, can yoldaşı olacaklar.
Macun fırçasız, fırça dişlerimsiz yapamayacak belki.
Evet neden olmasın?
Tüm mesele benim çekmecemi açmak, fırçayı ve macunu ambalajından çıkarmak, hızlı adımlarla lavaboya gitmemde.
Eğer bunu başarabilirsem, belki de hayatımın dönüm noktası olacak.
Artık hayat, karşısında daha farklı bir ben bulacak.
Dişlerim beyazlayacak mı? Hayır.
Çürükler gidecek mi? Asla.
Ağzım daha mı güzel kokacak? Bir süre evet. Ama sonra yine kötü kokmaya başlayacak.
olsun.
Karar verdim.
Dişlerimi fırçalayacağım.
Şu film biter bitmez yerimden kalkacağım.
Belki gazetelere bakarım, gitmeden önce. Acaba dişlerimi fırçalamadan önce olaylara bakışımla, fırçaladıktan sonraki bakışım farklı mı? Bunu bilmem gerek.
Ayrıca birşeyler de yemeliyim. Zira fırçaladıktan sonra yersem, fırçalamanın bir anlamı kalmayacak.
Üstüme bir ağırlık çöktü ki sormayın.
Bu diş fırçalama işini yarına mı bıraksam.
Amaaan boşver yıllardır fırçalamadım da noldu, bir gün daha fırçalamayıveririm.
Evet, belki ağzıma birşey atıp hemen lavaboya koşmayacağım.
Evet günde üç kez de fırçalamayacağım.
Belki bunu alışkanlık haline de getirmeyeceğim.
Ama bir kez olsun, aylardır çekmecemde bekleyen diş fırçasıyla macununu kullanacağım.
Belki çok nizami fırçalamayacağım dişlerimi. Ne bileyim, iki dakika bile sürmeyecek. Aşağı yukarı mıydı, dairesel hareketler miydi onu yapmayacağım.
Ama bu da bir başlangıçtır.
Kimbilir belki severim diş fırçalamayı.
Belki diş fırçası dişlerime dokunduğu an, hayatın anlamını bulduğum an olur benim için.
Macun, fırça ve dişlerim çok iyi anlaşacaklar belki. Çok iyi üç dost, can yoldaşı olacaklar.
Macun fırçasız, fırça dişlerimsiz yapamayacak belki.
Evet neden olmasın?
Tüm mesele benim çekmecemi açmak, fırçayı ve macunu ambalajından çıkarmak, hızlı adımlarla lavaboya gitmemde.
Eğer bunu başarabilirsem, belki de hayatımın dönüm noktası olacak.
Artık hayat, karşısında daha farklı bir ben bulacak.
Dişlerim beyazlayacak mı? Hayır.
Çürükler gidecek mi? Asla.
Ağzım daha mı güzel kokacak? Bir süre evet. Ama sonra yine kötü kokmaya başlayacak.
olsun.
Karar verdim.
Dişlerimi fırçalayacağım.
Şu film biter bitmez yerimden kalkacağım.
Belki gazetelere bakarım, gitmeden önce. Acaba dişlerimi fırçalamadan önce olaylara bakışımla, fırçaladıktan sonraki bakışım farklı mı? Bunu bilmem gerek.
Ayrıca birşeyler de yemeliyim. Zira fırçaladıktan sonra yersem, fırçalamanın bir anlamı kalmayacak.
Üstüme bir ağırlık çöktü ki sormayın.
Bu diş fırçalama işini yarına mı bıraksam.
Amaaan boşver yıllardır fırçalamadım da noldu, bir gün daha fırçalamayıveririm.
15 Nisan 2008 Salı
Vadideki Zambak, yeni versiyon
Henriette de Mortsauf, yorgun adımlarla evin yolunu tuttuğunda hava kararmaya başlamıştı. Derin düşünceler içinde etrafı süzerken, yıllardır aklını kurcalayan o soruyu, cevap alamama pahasına kendine tekrar tekrar soruyordu. Ilık rüzgar saçlarını savururken, sanki soru da savrulup gidiyordu:
"Yaa niye benim adım Henriette de Mortsauf. Hatice'nin, Fatma'nın, Zeynep'in suyu mu çıktı?"
Kasaptan yarım kilo kıyma alırken, Henriette'nin ne anlama geldiğine dair bir düşünce geçmedi aklından.
"Bozuk yok muydu abla?" diyen kasap, böldü, zaten hiçbir şey düşünmeyen Henriette'nin olmayan düşüncelerini. Çantasını biraz karıştırıp buldu bir kaç madeni para.
"Elli bin liram yok ama" derken sesinde yılların yıpranmışlığı vardı. Yıpranan yıllarsa, Henriette'nin sesine ne oluyordu ki...
"Kasap, canın sağolsun abla" derken yüreğinin en derinindeki samimi duygularını dillendiriyordu.
Henriette de Mortsauf kapıdan çıkarken, "Daha adınızı bile bilmiyorum hanımefendi" demedi kasap elbette. Ama Henriette de Mortsauf, daha adının anlamını bile bilmiyordu.
Komşunun çok bilmiş oğlu, Henriette de Mortsauf 'ın paslanmaz çelik anlamına geldiğini söylemişti. Kayınpederi, "Nikah şekeri demek" demişti. Raziye teyzenin gelini Hüsniye ise, "Alplerde yetişen bir çeşit kuzu kulağı" yorumunda bulunmuştu. Eltisi Rabia'ya göre, "Eski Türklerde kılıç yapan kocasına yardım eden cesur Türk kadını" demek olan Henriette de Mortsauf, Nurten'in kaynının oğluna göre ise, "Okyanusun derinlerinde yetişen ve depresyona iyi geldiğine inanılan, kahverengi bir bitki" demekti.
"Artık neye inanacağımı bilmiyorum, Meri" demek istedi canı nedense. Oysa hayatında Meri diye birini hiç tanımamıştı.
Gerçi ismi Meri kadar komik değildi, ama Meri en azından yazıldığı gibi okunuyor, okunduğu gibi de yazılıyordu.
Oysa Henriette nasıl yazılıyordu, bilmiyordu. Kimisi Henriette de Mortsauf yazıyor, kimi Henri Menri, kimi ise Enri diye yazıyor ya da h’leri söyleyemiyordu.
Birisi ismini soracak diye çok korkar, bu yüzden kimseyle tanışmak istemezdi. Bir keresinde bir teyze, "ninenin ismi de mi Henriette'ydi?" diye sormuştu. Ona göre bir kadına ancak ninesinin ismi verilebilirdi.
Bir amca da, " Henriette de Mortsauf ha!17 yy Fransa'sındaki toplumsal hayat hakkında da ipuçları içeren, Balzac'ın acı ve ıstırabının en çok hissedildiği romanı Vadideki Zambak'ın kadın kahramanı yani, ilginç" diye saçmalamıştı. Neyse ki etrafındaki çocuklar "Vikipedi amca, Fransız edebiyatı, Fransızca kullanılarak ortaya çıkan edebiyat ürünlerini mi kapsar?" diye sormuşlardı da, Henritte bu adamdan kurtulmuştu.
Yarım kilo kıymayla köfte yapacaktı. Köfte... Ne tılsımlı bir sözcüktü. Kimi zaman mangalda, kimi zaman teflon tavada, bazen İzmir köftenin içinde... İnsanoğlu köfte misali idi,bugün orda, yarın başka bir yerde.
Köftenin yanında cacık iyi giderdi. Oysa ne cacıklar yemişti, aslında yoktular.
Ne saçmalıyordu öyle. Sanki garsonun karşı masadan gönderdiler diye verdiği bir içecek gibi duruyordu, önündeki meyve suyu bardağı. Ve babası ona, karşı masadan gönderilen vişne sularını içmemeyi öğütlemişti. Henriette o zamanlar gençti ve her genç gibi sormuştu: "Peki ya kaysı suyu olursa."
Babası susmuştu.
Babası zaten hep susardı.
Babasının adı Kafka efendiydi. Bazıları Kahya sanırdı. Ama hayır Kafka. Hatta tam ismi Franz Kafka idi. "Yahu o Kalfa olmasın. Nüfus memuru yanlış yazmıştır belki". Biz, bütün suçları ya nüfus memuruna, ya tapu memuruna ya da icra memuruna atmaya alışmış asil bir millettik. Varlığımız da Türk varlığına armağandı. Ve ne garipti ki bu armağan veraset ve intikal vergisinden muaftı.
Henriette de Mortsauf, köfteyi kızartmış, pilavı ve cacığı hazırlamıştı.
Kocası Sulhi, köfteyi görünce çok sevindi. İçinden "Vay köfte vay" dedi Henriette de Mortsauf. Aslında içinden birşeyler demeyi sevmezdi. Ama bugün Pazartesiydi ve bazı şeylerin değişmeye başlaması için iyi bir gündü Pazartesi.
Yemekten sonra vişne suyundan bir yudum alıp, kocasının buruşuk suratına baktı.
"Yahu tıraş ol artık. Saçın sakalın birbirine karışmış" dedi, kuru bir sesle.
Kocası hiçbir şey demeden haberlere dikti gözünü. Babası Franz Kafka da öyle yapardı. "Kızım televizyonu aç. Ajansı dinleyeceğim" derdi. Oysa ajans deyince artık mankenlik ajansları anlaşılıyordu. Zaman nasıl da değiştiriyordu herşeyi.
Orgeneral Kenan Evren konuşurken, çekirdek bile çıtlanmazdı onun çocukluğunda. Çünkü Evren demek, evrensel bir sessizlik demekti Franz Kafka efendi için. Oysa aynı Evren'in askerleriydi, Franz Kafka'yı komünist sanıp içeri atan. Sonra da “Jan Jan Russo ile karıştırdık” diye serbest bırakmışlardı. Halbuki, Rus yazar Tolstoy'la karıştırmışlardı. Zira o yıllarda bütün Ruslar komünist, bütün kızlar toplanmış idi.
Ve Henriette de Mortsauf bütün bunları asla öğrenemeyecekti.
Kocası Sulhi, ki adının barışla alakalı birşey olduğunu biliyordu ve bu yönüyle Sulhi'yi kıskanıyordu, haberleri izlerken uyuyakalmıştı.
İstanbul'a yağmur yağıyordu.
Camlar buğulanmıştı.
Henriette de Mortsauf camı henüz yeni silmişti.
Bir gün daha eksiliyordu Franz Kafka'nın kızı Henriette'nin hayatından. Ve oğulları K. henüz gelmemişti. Muhtemelen çamurlu pantolonuyla yine her yeri batıracaktı.
Henriette'nin vişne suyu biterken, yağmur da dindi.
Henriette, hafif bir uykuyla başını koltuğa koydu. Bu kadar derin düşüncelere dayanamamıştı, ceviz biçimli beyni.
Zaten, hangimizin dayanıyordu ki?
"Yaa niye benim adım Henriette de Mortsauf. Hatice'nin, Fatma'nın, Zeynep'in suyu mu çıktı?"
Kasaptan yarım kilo kıyma alırken, Henriette'nin ne anlama geldiğine dair bir düşünce geçmedi aklından.
"Bozuk yok muydu abla?" diyen kasap, böldü, zaten hiçbir şey düşünmeyen Henriette'nin olmayan düşüncelerini. Çantasını biraz karıştırıp buldu bir kaç madeni para.
"Elli bin liram yok ama" derken sesinde yılların yıpranmışlığı vardı. Yıpranan yıllarsa, Henriette'nin sesine ne oluyordu ki...
"Kasap, canın sağolsun abla" derken yüreğinin en derinindeki samimi duygularını dillendiriyordu.
Henriette de Mortsauf kapıdan çıkarken, "Daha adınızı bile bilmiyorum hanımefendi" demedi kasap elbette. Ama Henriette de Mortsauf, daha adının anlamını bile bilmiyordu.
Komşunun çok bilmiş oğlu, Henriette de Mortsauf 'ın paslanmaz çelik anlamına geldiğini söylemişti. Kayınpederi, "Nikah şekeri demek" demişti. Raziye teyzenin gelini Hüsniye ise, "Alplerde yetişen bir çeşit kuzu kulağı" yorumunda bulunmuştu. Eltisi Rabia'ya göre, "Eski Türklerde kılıç yapan kocasına yardım eden cesur Türk kadını" demek olan Henriette de Mortsauf, Nurten'in kaynının oğluna göre ise, "Okyanusun derinlerinde yetişen ve depresyona iyi geldiğine inanılan, kahverengi bir bitki" demekti.
"Artık neye inanacağımı bilmiyorum, Meri" demek istedi canı nedense. Oysa hayatında Meri diye birini hiç tanımamıştı.
Gerçi ismi Meri kadar komik değildi, ama Meri en azından yazıldığı gibi okunuyor, okunduğu gibi de yazılıyordu.
Oysa Henriette nasıl yazılıyordu, bilmiyordu. Kimisi Henriette de Mortsauf yazıyor, kimi Henri Menri, kimi ise Enri diye yazıyor ya da h’leri söyleyemiyordu.
Birisi ismini soracak diye çok korkar, bu yüzden kimseyle tanışmak istemezdi. Bir keresinde bir teyze, "ninenin ismi de mi Henriette'ydi?" diye sormuştu. Ona göre bir kadına ancak ninesinin ismi verilebilirdi.
Bir amca da, " Henriette de Mortsauf ha!17 yy Fransa'sındaki toplumsal hayat hakkında da ipuçları içeren, Balzac'ın acı ve ıstırabının en çok hissedildiği romanı Vadideki Zambak'ın kadın kahramanı yani, ilginç" diye saçmalamıştı. Neyse ki etrafındaki çocuklar "Vikipedi amca, Fransız edebiyatı, Fransızca kullanılarak ortaya çıkan edebiyat ürünlerini mi kapsar?" diye sormuşlardı da, Henritte bu adamdan kurtulmuştu.
Yarım kilo kıymayla köfte yapacaktı. Köfte... Ne tılsımlı bir sözcüktü. Kimi zaman mangalda, kimi zaman teflon tavada, bazen İzmir köftenin içinde... İnsanoğlu köfte misali idi,bugün orda, yarın başka bir yerde.
Köftenin yanında cacık iyi giderdi. Oysa ne cacıklar yemişti, aslında yoktular.
Ne saçmalıyordu öyle. Sanki garsonun karşı masadan gönderdiler diye verdiği bir içecek gibi duruyordu, önündeki meyve suyu bardağı. Ve babası ona, karşı masadan gönderilen vişne sularını içmemeyi öğütlemişti. Henriette o zamanlar gençti ve her genç gibi sormuştu: "Peki ya kaysı suyu olursa."
Babası susmuştu.
Babası zaten hep susardı.
Babasının adı Kafka efendiydi. Bazıları Kahya sanırdı. Ama hayır Kafka. Hatta tam ismi Franz Kafka idi. "Yahu o Kalfa olmasın. Nüfus memuru yanlış yazmıştır belki". Biz, bütün suçları ya nüfus memuruna, ya tapu memuruna ya da icra memuruna atmaya alışmış asil bir millettik. Varlığımız da Türk varlığına armağandı. Ve ne garipti ki bu armağan veraset ve intikal vergisinden muaftı.
Henriette de Mortsauf, köfteyi kızartmış, pilavı ve cacığı hazırlamıştı.
Kocası Sulhi, köfteyi görünce çok sevindi. İçinden "Vay köfte vay" dedi Henriette de Mortsauf. Aslında içinden birşeyler demeyi sevmezdi. Ama bugün Pazartesiydi ve bazı şeylerin değişmeye başlaması için iyi bir gündü Pazartesi.
Yemekten sonra vişne suyundan bir yudum alıp, kocasının buruşuk suratına baktı.
"Yahu tıraş ol artık. Saçın sakalın birbirine karışmış" dedi, kuru bir sesle.
Kocası hiçbir şey demeden haberlere dikti gözünü. Babası Franz Kafka da öyle yapardı. "Kızım televizyonu aç. Ajansı dinleyeceğim" derdi. Oysa ajans deyince artık mankenlik ajansları anlaşılıyordu. Zaman nasıl da değiştiriyordu herşeyi.
Orgeneral Kenan Evren konuşurken, çekirdek bile çıtlanmazdı onun çocukluğunda. Çünkü Evren demek, evrensel bir sessizlik demekti Franz Kafka efendi için. Oysa aynı Evren'in askerleriydi, Franz Kafka'yı komünist sanıp içeri atan. Sonra da “Jan Jan Russo ile karıştırdık” diye serbest bırakmışlardı. Halbuki, Rus yazar Tolstoy'la karıştırmışlardı. Zira o yıllarda bütün Ruslar komünist, bütün kızlar toplanmış idi.
Ve Henriette de Mortsauf bütün bunları asla öğrenemeyecekti.
Kocası Sulhi, ki adının barışla alakalı birşey olduğunu biliyordu ve bu yönüyle Sulhi'yi kıskanıyordu, haberleri izlerken uyuyakalmıştı.
İstanbul'a yağmur yağıyordu.
Camlar buğulanmıştı.
Henriette de Mortsauf camı henüz yeni silmişti.
Bir gün daha eksiliyordu Franz Kafka'nın kızı Henriette'nin hayatından. Ve oğulları K. henüz gelmemişti. Muhtemelen çamurlu pantolonuyla yine her yeri batıracaktı.
Henriette'nin vişne suyu biterken, yağmur da dindi.
Henriette, hafif bir uykuyla başını koltuğa koydu. Bu kadar derin düşüncelere dayanamamıştı, ceviz biçimli beyni.
Zaten, hangimizin dayanıyordu ki?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)